
ABD ve İran arasındaki görüşmelerin ardından, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, barış anlaşmasının sağlandığını ve nihai imzaların 19 Haziran’da İsviçre’de atılacağını duyurdu. ABD Başkanı Donald Trump ile İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Kazım Garibabadi de bu anlaşmanın varlığını onayladı. Ancak, bu anlaşmaya ne ölçüde uyulacağı, iki ülke arasındaki ilişkilerin doğası gereği şu an için belirsizliğini koruyor. Peki, 1979 devriminden önce sıkı birer müttefik olan İran ve ABD arasındaki ilişkiler nasıl böyle bir noktaya geldi? Tahran ve Washington arasında yaşanan süreçteki 7 önemli kırılma noktası nedir?
ABD ve İran arasındaki ilişkilerdeki en kritik kırılma noktası “1979 devrimi” olarak bilinir. Devrimden önce, Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimindeki İran, ABD ile o kadar yakın bir ilişkiye sahipti ki, ABD’nin 39. Başkanı Jimmy Carter, 1978 yılında eşiyle birlikte Tahran’a gitmişti. Ancak bu yakınlık, düşmanlığa dönüşmesi açısından uzun sürmedi. 1979 yılında Şah’ın devrilmesi ve İran İslam Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle birlikte, ABD, İran’da “Büyük Şeytan” olarak anılmaya başlandı. İlişkiler bu andan itibaren büyük bir gerilim içine girdi ve 2002 yılında ABD Başkanı George W. Bush, yaptığı bir açıklamada İran’ı “şer ekseni” olarak tanımladığı ülkelerden biri olarak gösterdi.
Günümüzdeki birçok sorunun temelinde ise 1953 yılında gerçekleşen darbe yatmaktadır. İran ve ABD arasındaki mevcut sorunların bazıları, 1953 yılında gerçekleşen ABD ve İngiltere destekli darbe girişimiyle başlamıştır. İran; zengin petrol rezervleri ve gelişmiş sanayisiyle, enerjiye ihtiyaç duyan Batılı ülkeler için stratejik bir öneme sahipti. İngiltere, 1951 yılına kadar bu petrol kaynakları üzerinde tekel sahibiydi ve İran halkının bu konuda ne düşündüğü Londra için pek de önemli değildi. Ancak bu durum, 28 Nisan 1951’de Muhammed Musaddık’ın İran Başbakanı olmasıyla değişti. Musaddık, İngilizlerin İran’ın petrol kaynaklarını kendi mülkleri gibi kullanmalarından rahatsızdı ve göreve geldikten kısa bir süre sonra İngilizlere ait petrol altyapısını millileştirdi.
İngiltere, Musaddık’ın bu adımına karşı oldukça sert bir yanıt verdi. İran Başbakanı ile ortak bir çözüm bulamayacağını anlayan Londra, ABD’deki Eisenhower yönetimini ve CIA’yı bir darbe planlamaya ve gerçekleştirmeye ikna etti. Kısa süre içinde Musaddık’a karşı gerçekleştirilecek darbe girişiminin ilk adımları atıldı, fakat bu ilk girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve Şah, öfkeli halk protestoları karşısında İran’dan kaçmak zorunda kaldı. Ancak, ABD ve İngiltere’nin ikinci darbe girişimi başarılı oldu ve Musaddık görevden alındı. Şah, ülkeye geri döndü ve ABD, İngiliz ve Fransız petrol şirketlerine İran petrol endüstrisinin yüzde 40’lık payını 25 yıl boyunca vermeyi kabul eden bir anlaşma imzaladı. Bu andan itibaren İran Şahı, ABD için stratejik bir müttefik haline geldi. Sovyetler Birliği sınırında yer alan, petrol açısından zengin bir ülkenin Soğuk Savaş döneminde ABD yanında yer alması, Washington’un enerji güvenliğini artıracak ve Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’ya erişimini kısıtlayacaktı.


